Gerçek Bir Hayat Hikayesi

No Rating

Gerçek bir hayat hikayesi”Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir bakanlığın İl Müdürüydüm. Bağlı bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir ilimizde personel almak üzere görevlendirdi.

Biz dört arkadaş birleşerek sözünü ettiğim o şehre gittik. Önceden bizim için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım bu şehre ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.

Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı, yani personel alımında,siyasi ve diğer baskılardan hiçbirine boyun eğmeden hak edeni seçebilmekti. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve çokları da, maalesef bir referansla,bir torpille, bizi rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli olmalıydık.

Şehre, ikindi vakti vardık. Kimseye görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar bir mahallede, tarihi bir camiye gittik. İkindi namazı kılınmıştı ve caminin avlusu boştu. Osmanlı’dan kalan ve mimarisi insanda manevi duygular uyandıran tarihi bir camiydi.
Dört arkadaş şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir güzellik katıyordu çevreye.

Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, birden ayaklarımın önüne bir çift takunya kondu.
Takunyaların geldiği tarafa doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi ve yakışıklı diyebileceğimiz, 20-25 yaşlarında bir gençle göz göze geldim. Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle:

“Ben buraları iyi bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz, Namaz kılana hizmet etmek, Rabbimin hoşuna gider, O’nun rızasını kazandırır; Allah kabul etsin!” dedi.
Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her şeyden önce içten geldiği gibi davranışı hepimizi çok etkiledi.,O’na döndüm ve Sordum:
“Sen kimsin?, Adın nedir?”
“Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum.”

Bir an abdest almayı bırakarak gençle ilgilenmeye başladım.
“Ne iş yapıyorsun Bilal?”
Biraz durakladı; ama yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu cevaplandırdı:

“Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe gireceğim”
O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,”Nasıl olacak o, Bilal?” dedim.

Mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
“Üç gün sonra” dedi, “…
İl Müdürlüğü sınavla personel alacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah!” demez mi?..

Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. O dediği işe, personel alacak olan görevliler bizdik. Bu arada abdestlerini alan arkadaşlarım da artık, Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat kesilmişlerdi.

“Peki, Bilal” dedim, “Bu zamanda işe girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?”

Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini koruyarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.), hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak şu sözü söyleyiverdi:

“Bir yetimin referansı kim olur ki? Benim referansım sadece Allah Celle Celaluhu’dur. Ne güzel vekildir O. Dün gece teheccüd namazımdan sonra dilekçemi O’na sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?”

Ya Rabbi! Bu nasıl iş? Yoksa biz de mi sınava tabi olmuştuk ! Birden şaşkına döndüm.Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin sulandığını ona göstermemeliydim. Musluktan avucuma su alıp yüzüme serptim. Sonra tekrar sordum:
“Bilal, baban yok mu?”
“Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anacığım büyüttü beni”.
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar ortada, meydandaydı ki, kalbinin saflığı adeta yüzüne vurmuştu.
“Askerliğini yaptın mı Bilal?”
“Yaptım ya, hem de çavuş olarak”.
Artık Bilal’ı daha yakından tanımalıydım; çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.

“Evli misin Bilal?”
Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak sözünü sürdürdü; “He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez düğünümü yapacağım”.

Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
“Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı kazanmış gibisin!”
Sustu,durakladı sonra başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti; hemen cevap vermedi, daldı.

Yüzünün rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir gizemlilik katarak şunları söyledi:
“Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki o da beni seviyor. Seven seveni korumaz mı, ona yardım etmez mi? Sevenin, sevdiğini hiç yüz üstü bıraktığı görülmüş müdür?”

Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal öylesine bir yürek, taşıyordu ki, Allah bizim gibi, kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna hizmet ettirmek için ta Onun ayağına göndermişti.
Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal dilekçesini en büyük makama sununca, melekler harekete geçtiler; daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte Bilal kulunun ayağına koşmaya başladılar. Çünkü emir büyük makamdandı. Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim titreyerek:
“Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?”
Başını salladı ve “doğru” diyerek ekledi;
“Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde Müslüman’ değil, özde ve hakiki mümin. Bir gün beni yanına çağırarak,‘Bu zamanda namazında niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah’tır’ dedi ve kızını bana vermek istediğini söyledi. Rabbim rızkımızı verir inşallah.”
“Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan, seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa gerek.”
” Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili anacığım bana hiç haram lokma yedirmediğini söyler.”
Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk yetmiş kişinin arasına girdi.
Şimdi mülakata girecekti.
Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil, bütün referansları bir kenara koyarak Bilal’ın referansını en öne aldık!
Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba nasıl tepki verecekti?
Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak, bizi birden fark edemedi, zaten kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk, o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize baktı.
Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü,ben, sessizliği bozdum;
“Bilal, bizi tanıdın mı?”
“Evet”.
“Peki, ne diyeceksin şimdi?”

Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu.
Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımıza düğümlenmişti.
Salon öylesine bir havaya bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini Rabbine kaldırdı ve:

“Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum, içimi sana açmıştım, şimdi burada müdürlerime karşı mahcubum.
Ey Allah’ım, ben Sen’den, başkasından istememeyi öğrenmiştim. Bunu da senden istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle Allah’ım” dedi.
Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün dolu bir sesle; “Ne olur, izin verin çıkayım” dedi. “Peki, Bilal” dedik, “Güle güle git. Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!”
Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de, O’ndan başkasından dilenenler helak oldular.
Allah dilerse bütün dünyayı Bilal’lere hizmetçi yapar (Bakın bizi bile yapmadı mı?).
Fakat ,buna layık olmak için,Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.

Etiketler

0 Yorum - Hakkında yorum yap “Gerçek Bir Hayat Hikayesi”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir